İsrail'in Ortadoğu'daki rolüne ilişkin tartışmalar hâlâ tehditler ve yanıtlar etrafında dönüyor. Ancak son gelişmeler, İsrail'in yalnızca olaylara tepki vermediğini, olayların gerçekleştiği koşulları giderek daha fazla şekillendirdiğini gösteriyor.
Bu süreç iki boyut içeriyor: Suriye ve İran politikalarında görüldüğü gibi komşu devletlerin güvenliğini ve bütünlüğünü etkileyen doğrudan müdahaleler ve devam eden gerilimi sürdüren bölgesel ilişkilerin geliştirilmesi.
Bu iki dinamiğin birbiriyle nasıl etkileştiğini anlamak, bölgenin mevcut gidişatını kavramak için kritik öneme sahip. Her ikisi de birbirinden ayrı ancak birbiriyle bağlantılı. Birlikte, İsrail'in manevra alanını genişletiyor ve bölgesel konumunu yeniden tanımlıyor.
Ortadoğu'da ortaya çıkan tablo, güç kullanımını, seçici askeri müdahaleleri, güvenlik ortaklıklarını ve çevredeki siyasi koşulların yönetimini bir arada kullanan daha iddialı bir bölgesel düzen yaklaşımı.
Zayıf ve parçalanmış devletler
Bu yaklaşım en belirgin şekilde Gazze, Lübnan, Suriye ve şimdi de İran'da görülüyor. Askeri operasyonlar giderek daha fazla acil taktik hedeflerin ötesine geçiyor ve yönetim kapasitesinin, altyapının ve toprak bütünlüğünün aşınmasına katkıda bulunuyor.
Amaç yalnızca caydırıcılık değil, aynı zamanda devlet otoritesinin zayıf, parçalı ve güçlenemez durumda kaldığı siyasi ortamlar yaratmak.
Bu mantık her zaman yakın tehditlerle bağlantılı değil. Hasımların — mevcut ya da potansiyel — bölünmüş ve kısıtlanmış kaldığı ortamlara yönelik daha geniş bir tercihi yansıtıyor.
Bu gelişmeler, değişen bir uluslararası ortamda yaşanıyor. Özellikle İsrail'in ABD ile mevcut ilişkisi, ona daha fazla operasyonel özerklik tanıyor ve tek taraflı eylemin siyasi maliyetini düşürüyor.
Bölgesel parçalanma
Bu stratejinin ikinci ayağı, bölgesel düzeyde bölünmeleri ve gerilimleri sürdürerek işliyor. Bu durum özellikle Doğu Akdeniz'de belirgin.
İsrail'in Yunanistan ve Kıbrıs Cumhuriyeti ile derinleşen ortaklıkları bir ittifaka dönüşüyor: Ortak teknolojilere, istihbarat iş birliğine, ortak tatbikatlara ve örtüşen stratejik çıkarlara dayanan bütünleşik bir güvenlik çerçevesi oluşturuluyor.
Yunanistan'ın hava savunma, gözetleme ve insansız hava aracı savaşı gibi alanlarda İsrail savunma sistemlerini satın alması, iki ülkenin güçlerinin birlikte çalışmasını kolaylaştırıyor ve İsrail'i bölgenin güvenlik sistemine daha yakından bağlıyor.
Bu ilişki sadece ortak çıkarları yansıtmıyor; stratejik ortamı aktif olarak şekillendiriyor.
İsrailli yetkililer Türkiye'yi giderek daha fazla gelecekteki bir rakip olarak tanımlıyor ve İran savaşının ardından Türkiye'nin önemli bir endişe kaynağı haline geleceğini ima ediyor.
Bu da İsrail'in Yunanistan ve Kıbrıs ile iş birliğinin, bu ülkeleri Türkiye ile deniz sınırları, enerji arama ve hava sahası konularındaki anlaşmazlıklarda daha iddialı bir tutum benimsemeye teşvik ettiği anlamına geliyor.
Bir açıdan bakıldığında bu, uyumlu ortaklar arasında standart bir savunma iş birliği. Ancak Türkiye'nin bakış açısından, potansiyel olarak düşman komşuların kendisini kuşatma çabası gibi görünüyor.
Bu ortaklıkların işleyişi için açık bir çatışmaya gerek yok. İsrail'in amacı Türkiye ile savaşmak değil, gerilimlerin sürekli olduğu bir bölgede kendini konumlandırmak.
Uzak bölgelerden örnekler
Bu bölgesel yaklaşım, daha önce açıklanan iç dinamikleri destekliyor. Devletleri zayıflatmak hasımları içeriden sınırlarken, bölgesel bölünmeler istikrarlı ittifakları engelleyerek onları dışarıdan kısıtlıyor.
Benzer bir örüntü Afrika Boynuzu'nda da gözlemleniyor. İsrail'in Somaliland'ı bağımsız bir devlet olarak tanıması, Bab el-Mandeb Boğazı yakınındaki stratejik açıdan hassas bir bölgeye yeni bir siyasi varlık ekliyor. Bu su yolu, Arap Yarımadası'nı Afrika'dan ayırıyor ve Kızıldeniz ile Süveyş Kanalı'na açılıyor.
Bu hamle, Türkiye'nin Somali'deki etkisiyle örtüşüyor. Türkler burada yakın ilişkiler kurmuş ve askeri ile deniz güvenliği sağlamada önemli bir rol üstlenmiş durumda. Ancak Somaliland uluslararası alanda tanınan bir devlet değil, ayrılıkçı bir bölge. İsrail'in tanıması, Somali kıyıları boyunca yeni gerilimler yaratma ve Türkiye'nin güvenliğini sağlamaya yardımcı olduğu deniz alanını karmaşıklaştırma riski taşıyor.
Doğu Akdeniz'deki gibi amaç doğrudan yüzleşme değil; karmaşık bir bölgesel peyzaja yeni güçler ekleyerek, safları çeşitlendirerek ve rakip etkinin pekişmesini zorlaştırarak bölgeye nüfuz etmek.
İsrail'in yeni güvenlik doktrini
İsrail'in güvenlik doktrini, güç kullanımını, stratejik özerkliği ve zorlayıcı kapasiteyi müzakere edilmiş düzenin önüne koyan derin tarihsel köklere sahip.
Başbakan Benjamin Netanyahu döneminde bu fikirler daha da geliştirildi, radikalleştirildi ve uygulamaya konuldu.
Bu yaklaşım, uluslararası ortamı doğası gereği istikrarsız ve sürekli düşmanca kılıyor. Barış kalıcı bir son durum değil, geçici ve geri dönüşü mümkün bir koşul olarak görülüyor. Sonuç olarak güç — güç kullanımı dahil — bir amaca ulaşma aracı olarak değil, hayatta kalmanın birincil ve tek güvencesi olarak ele alınıyor.
İsrail, devletleri zayıflatarak ve Ortadoğu ile Doğu Akdeniz bölgesini bölünmüş tutarak, ne ülkelerin ne de ittifakların tam olarak istikrar kazanamadığı bir durum yaratıyor. Bu yaklaşımla İsrail'in avantajı, devam eden gerilimleri çözmekten değil, yönetmekten ve manipüle etmekten kaynaklanıyor.
(The Conversation — Spyros A. Sofos, Simon Fraser Üniversitesi Küresel Beşeri Bilimler alanında yardımcı doçent)