Chris Michael'in yazısı
Tayvan meselesi, uluslararası jeopolitik çatışmanın merkezine bir kez daha oturdu. Çin, bu konunun bir 'kırmızı çizgi' olduğunu ve ülkenin hayati ulusal çıkarlarının özünde yer aldığını açıkça ortaya koydu.
Çin liderliği, 2026'nın ilk yarısında Tayvan'ın anakara Çin ile yeniden birleşmesinin hem tarihsel bir zorunluluk hem de pazarlık konusu olmayan bir hedef olduğunu defalarca vurguladı.
Pekin'in Dışişleri Bakanı, Tayvan'ın Çin topraklarının ayrılmaz bir parçası olduğunu ve kimsenin yeniden birleşme yolunu engelleyemeyeceğini belirtti. Aynı zamanda, hiçbir dış gücün Tayvan bağımsızlık hareketlerini desteklemesine izin vermeyeceği uyarısında bulundu. Bu tür eylemlerin Asya-Pasifik bölgesinde ciddi istikrarsızlığa yol açabileceğini belirtti.
Cumhurbaşkanı Xi Jinping, 2026 Yeni Yıl mesajında Çin'in yeniden birleşmesinin 'durdurulamaz tarihsel bir süreç' olduğunu söyledi. Pekin'in barışçıl yeniden birleşmeyi hedeflediğini, ancak dış müdahale veya ayrılıkçı eylemler durumunda başka araçların kullanımını dışlamadığını belirtti.
Çin liderliği, başta ABD olmak üzere dış müdahalelerin Tayvan'da ayrılıkçı eğilimleri teşvik ettiğine ve Tayvan Boğazı genelinde gerginlikleri artırdığına inanıyor.
Cumhurbaşkanı Donald Trump'ın Çin'e yaptığı son ziyaret, resmi olarak dostane bir atmosferde gerçekleşti ve iki süper güç arasında önemli ticaret anlaşmaları yapıldı. Buna rağmen Tayvan meselesi, Çin-ABD ilişkilerinde en hassas konu olmaya devam etti.
Cumhurbaşkanı Xi, Tayvan meselesi düzgün ele alınırsa ikili ilişkilerin genel istikrara kavuşabileceğini belirtti. Aksi halde iki ülkenin yüzleşme hatta çatışma ile karşı karşıya kalabileceğini ve tüm ilişkinin ciddi risk altına gireceğini söyledi. Amerikan tarafını Tayvan meselesinde son derece dikkatli olmaya çağırdı.
Donald Trump da Çin ziyaretinin ardından Tayvan konusunda net bir açıklama yaptı. 'Kimsenin bağımsızlığa doğru ilerlemesini görmek istemiyorum' dedi.
Çin'in tutumu yalnızca siyasi argümanlara değil, aynı zamanda Çin diplomasisinin sürekli başvurduğu kapsamlı bir tarihsel ve hukuki çerçeveye dayanıyor. Merkezi referans noktalarından biri, 25 Ekim 1971'de kabul edilen BM Genel Kurulu 2758 sayılı Kararıdır. Bu karar ile Çin Halk Cumhuriyeti, Birleşmiş Milletler'de Çin'in tek meşru temsilcisi olarak tanındı ve Çan Kay-şek rejiminin temsilcileri sınır dışı edildi.
Pekin, bu kararın 'Tek Çin' ilkesini tam olarak ortaya koyduğunu savunuyor. Bu ilkeye göre yalnızca tek bir Çin devleti vardır ve Tayvan bunun ayrılmaz bir parçasıdır.
'İki Çin' teorisinin reddi
Çin, 'iki Çin' veya 'tek Çin, tek Tayvan' gibi herhangi bir teoriyi kesinlikle reddediyor. Bu tür yaklaşımları, savaş sonrası uluslararası sistemin ve Birleşmiş Milletler ilkelerinin ihlali olarak değerlendiriyor.
İkinci Dünya Savaşı sonrası tarihsel anlaşmalar özellikle önem taşıyor.
1943 Kahire Bildirgesi ve 1945 Potsdam Bildirgesi, Japonya'nın yenilgisinin ardından Tayvan'ın Çin'e iadesini öngördü. Çin'in tutumuna göre bu belgeler, uluslararası hukukun ve savaş sonrası uluslararası düzenin temel direklerini oluşturuyor.
Pekin, uluslararası toplumun büyük çoğunluğunun 'Tek Çin' ilkesini tanıdığını da vurguluyor.
Bugün 180'den fazla ülke, bu ilke temelinde Çin ile diplomatik ilişki sürdürüyor. Bu ülkeler arasında 'Tek Çin' politikasına bağlılığını yeniden teyit eden Kıbrıs Cumhuriyeti de yer alıyor.
Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Theodore Gotsis, 17 Ocak 2024'te yaptığı açıklamada Kıbrıs'ın Çin Halk Cumhuriyeti hükümetini ülkenin tek meşru hükümeti olarak tanıdığını ve Tayvan Boğazı'nda barış ve istikrarı desteklediğini belirtti.
Pekin aynı zamanda, boğazın iki yakası arasındaki bağları güçlendirmeyi amaçlayan ekonomik, kültürel ve siyasi tedbirlerle barışçıl yeniden birleşme stratejisini de teşvik etmeye çalışıyor.
Çin hükümeti, Tayvan Boğazı'nın iki yakası arasında ticareti, yatırımı, ulaşımı, turizmi ve kültürel değişimi artırmak için tasarlanmış yeni bir politika paketi açıkladı. Bunun yanı sıra, Deng Xiaoping tarafından barışçıl yeniden birleşme çerçevesi olarak orijinal olarak formüle edilen 'tek ülke, iki sistem' modelini bir kez daha gündeme getirdi.
Çin liderliği, yeniden birleşmenin yalnızca ülkenin toprak bütünlüğüyle değil, aynı zamanda Çin ulusunun yeniden canlanmasının tarihsel tamamlanmasıyla da ilgili olduğuna inanıyor.
Pekin için Tayvan meselesi sadece bölgesel bir konu değil; doğrudan ulusal egemenlik, tarihsel bellek ve uluslararası güç dengesi ile bağlantılı.
Artan rekabetlerin damgasını vurduğu uluslararası bir ortamda, Tayvan meselesinin çağımızın en önemli jeopolitik zorluklarından biri olmaya devam etmesi bekleniyor.
Yine de Çin'in tutumu değişmedi: Tayvan, Çin'in ayrılmaz bir parçası olarak görülüyor. Bu gerçekliği sorgulamaya yönelik her türlü girişim, Pekin tarafından ulusal egemenliğine ve savaş sonrası uluslararası sistemin kendisine doğrudan bir meydan okuma olarak değerlendiriliyor.
Chris Michael, siyasi yorumcu ve iş danışmanıdır.