Mekke Anlaşması, Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan arasında imzalanan bir anlaşmadır. Bu anlaşma, sadece oluşturduğu ittifak değil, aynı zamanda Ortadoğu'nun geleceğini de şekillendirebilir. Anlaşma, NATO'nun 5. maddesine benzer bir güvenlik güvencesi sunuyor. Ancak, bu anlaşmanın detayları henüz kamuoyuna açıklanmadı.
Ortadoğu'da güvenlik mimarisi uzun yıllar boyunca büyük ölçüde Amerikan gücüne dayanıyordu. Ancak bu düzen değişiyor. Bölgesel devletler artık güvenliklerini yalnızca ABD'ye bırakmak istemiyorlar. Washington da, daha fazla bölgesel yük paylaşımının avantajlarını görebilir. Eğer yetenekli ortaklar kendi güvenliklerinden daha fazla sorumluluk alırlarsa, bu, ABD'nin gücüne olan talepleri azaltabilir.
Mekke Anlaşması, sadece anti-İran ittifakı olarak anlaşılmalıdır. İran, bu anlaşmanın ortaya çıkardığı stratejik ortamın bir parçasıdır. Aynı zamanda, ABD'nin güvenlik düzenlemelerine ilişkin şüpheler ve bölgenin yeniden şekillenmesi de bu anlaşmayı etkilemiştir. Anlaşma, bölgesel güçlerin belirsiz uluslararası bir sistemde daha fazla stratejik özerklik aramalarını da yansıtmaktadır.
Türkiye, NATO'nun ikinci büyük ordusunu, hızla genişleyen bir savunma endüstrisini ve sınırlarının ötesine uzanan hedefleri sunuyor. Suudi Arabistan, finansal güç ve dini ve siyasi ağırlığı getiriyor. Pakistan, Müslüman dünyanın en büyük ordularından birini ve nükleer silahları sunuyor. Birlikte, potansiyel olarak güçlü bir kombinasyon oluşturuyorlar.
Mekke Anlaşması, Türkiye'nin stratejik erişimini genişletiyor. Ancak bu, Türkiye'nin kamp değiştirdiği anlamına gelmez. Daha ilginç nokta, Türkiye'nin artık birini seçmek zorunda olmadığını düşünmesidir. Bu denge nasıl sürdürebilir, henüz görülecek.
Doğu Akdeniz'de de bir dönüşüm yaşanıyor. Enerji, elektrik bağlantısı, deniz rotaları, askeri erişim, limanlar ve dijital altyapı, egemenlik, güvenlik ve jeopolitik etkiyle giderek daha fazla kesişiyor. Büyük Deniz Bağlantısı (GSI), yalnızca bir elektrik kablosu değil, aynı zamanda bir jeopolitik proje.
Kıbrıs, stratejik varlıklara sahip: AB üyeliği, Avrupa, Orta Doğu, Doğu Akdeniz ve Süveyş Kanalı'na deniz erişim noktalarının kesiştiği coğrafya; bölgede mükemmel ilişkiler; ABD, Fransa, İsrail, Mısır ve Hindistan'la büyüyen bağlar; Körfez devletleriyle bağlantıları; büyük bir deniz merkezini konumu; insani ve tahliye yetenekleri; liman ve havaalanları; ve enerji ve dijital bağlantılarda potansiyel rolü. Stratejik varlık, stratejik faydaya dönüştürülebilir.
Ancak Lefkoşa, hayal kırıklığına uğramamalıdır. İyi ikili ilişkiler, güvenlik mimarisi değildir. Kıbrıs, kriz anında ortaklarının savunmasına geleceğini veya yerine savaş açacağını varsaymamalıdır. Ortaya çıkan Orta Doğu, hem stratejik hem de işlemsel olacaktır.
Kıbrıs, birkaç hamle öncesini düşünmelidir. Avrupa güvenlik kimliğini derinleştirmeli, bölgesel ortaklıklarını genişletmelidir. ABD ile Büyük NATO Dışı Müttefik statüsünü aramalıdır. Avrupa ve komşu ortaklarla daha güçlü bağlar kurmalıdır. İnsan hakları operasyonları, deniz güvenliği, lojistik, enerji, teknoloji ve bölgesel diyalog gibi alanlarda daha da güçlü bir stratejik avantaj oluşturmalıdır.
Öncelikle, Kıbrıs, çevresinde gelişen stratejilerin bir aktörü olmalıdır, yalnızca diğer güçlerin stratejilerini uyguladığı coğrafi bir alan değil.
Mekke Anlaşması başarılı olabilir veya hayal kırıklığına uğrayabilir. Genişleyebilir veya daralabilir. Çok şey bilinmez.
Ancak bu, neredeyse önemsiz. Daha büyük bir şey etrafımızda gerçekleşiyor. Bölgesel güçler, organize oluyor, hedge yapıyor ve uluslararası sistemin daha dağınık ve işlemsel hale gelmesi karşısında yeniden konumlanıyorlar. Türkiye bunu anlıyor ve buna göre hızlı bir şekilde konumunu ayarlıyor.
Kıbrıs da aynı şeyi yapmalıdır - kendi yeteneklerine, çıkarlarına ve ilkelerine göre.
Coğrafya, Kıbrıs'a stratejik önem kazandırdı. Strateji, coğrafyayı stratejik ajansaya dönüştürmelidir.