Meta Platforms'un 2025 yılından itibaren Avrupa Birliği'nde siyasi, seçim ve sosyal konulara ilişkin reklamları askıya alma kararı, sıradan bir ticari hamle olmanın ötesinde bir anlam taşıyor. Bu gelişme, modern demokrasinin kalbine doğrudan bir darbe vuruyor ve dijital çağda ifade özgürlüğüne dair temel soruları gündeme getiriyor.
Kamuoyu tartışmalarının büyük ölçüde dijital platformlar üzerinden yürütüldüğü bir dönemde, siyasi ve sosyal mesajları yayma araçlarına erişim sadece teknik bir mesele değil. Bu, aynı zamanda demokratik bir güç meselesi. Bilginin akışını ve görünürlüğünü kontrol eden kişi, büyük ölçüde kamusal tartışmalara katılma yeteneğini de kontrol etmiş oluyor.
Avrupa Birliği'nde siyasi reklamcılığın tamamen yasaklanması, yeni ve eşitsiz bir gerçeklik yaratıyor. Vatandaşlar, sivil toplum kuruluşları ve siyasi aktörler, diğer demokratik ülkelerde hâlâ kullanılabilen bir iletişim aracından mahrum kalıyor. Bu durum, kamusal ifade dengesini doğrudan etkilediği için hafife alınamaz.
Bu bağlamda, Avrupa Birliği'nin diğer demokratik hukuk sistemlerine kıyasla farklı muameleye tabi tutulmasından kaynaklanan, kamusal söylemde eşitlik ilkesinin potansiyel ihlali gibi önemli bir sorun ortaya çıkıyor. Meta'nın kararıyla Avrupa Birliği'nde siyasi, seçim ve sosyal konulu reklamlar fiilen ortadan kaldırılırken, bu tür reklamlar şeffaflık ve düzenleyici denetime tabi olarak ABD dahil diğer büyük demokrasilerde hâlâ serbest.
Bu ayrım, dijital çağda siyasi iletişimin temel araçlarına eşit olmayan bir erişim ortamı yaratıyor. Avrupa Birliği içindeki siyasi partiler, kuruluşlar ve vatandaşlar, diğer ülkelerdeki muadilleriyle aynı hedefli dijital reklamcılık yoluyla kamusal varlıklarını güçlendirme fırsatına sahip değil. Bu da kamusal söyleme eşit erişim ilkesinin pratikte yeterince korunup korunmadığı konusunda meşru sorular doğuruyor.
Bu anlamda eşitlik, yalnızca kişinin görüşlerini ifade etme teorik özgürlüğünü değil, aynı zamanda bu özgürlüğü kullanmak için gerekli maddi ve teknolojik koşulları da ilgilendiriyor. Siyasi söylemi yayma kanallarına erişim kuralları coğrafyaya göre farklılık gösterdiğinde, kamuoyunu etkileme kapasitesi dengesiz bir şekilde dağılıyor ve bu da dijital kamusal alandaki demokratik dengeyi potansiyel olarak etkiliyor.
Aynı zamanda ifade özgürlüğünün sınırlarına ilişkin ciddi sorular gündeme geliyor. Siyasi iletişim, kamusal bilginin ana dijital kanalları aracılığıyla kısıtlanır veya yasaklanırsa, ifade özgürlüğü biçimsel olmaktan öteye geçememe riski taşıyor.
Bu tür kısıtlamaların destekçileri, bunların demokrasiyi dezenformasyon, manipülasyon ve aşırı etkiden korumak için gerekli olduğunu savunuyor. Ancak siyasi iletişim aracının toptan yasaklanmasının nihayetinde demokrasiyi güçlendirip güçlendirmediği veya demokratik katılımı sınırlayıp sınırlamadığı sorusu hâlâ geçerliliğini koruyor.
Dijital platformların artık kamusal alanın fiili düzenleyicileri olarak işlev görmesi, ancak kamu kurumlarıyla aynı demokratik hesap verebilirlik mekanizmalarına tabi olmaması konuyu daha da karmaşık hale getiriyor. Bu da yeni bir güç biçimini ortaya çıkarıyor: algoritmik güç.
Temel mesele kuralların olup olmaması değil. Asıl soru, bu kuralları kimin, hangi demokratik meşruiyetle ve hangi kriterlere göre belirlediği. Bu sorular cevapsız kaldığı sürece, ifade özgürlüğünün temel bir haktan giderek kontrollü bir erişim biçimine dönüştüğü endişeleri artmaya devam edecek.
Sonuç olarak, demokrasi bugün yalnızca dezenformasyonla değil, aynı zamanda kamuoyunun oluştuğu kanalların kontrolüyle de meydan okunuyor.
*Petros Papadopoulos bir avukattır