Icerige atla
Kültür 📰 55/100

Şık Sinyaller ve Sessiz Kodlar: Şeytan Marka Giyer 2 Modanın Gizli Dilini Konuşuyor

Şık Sinyaller ve Sessiz Kodlar: Şeytan Marka Giyer 2 Modanın Gizli Dilini Konuşuyor

Moda her zaman bizi sıcak tutmaktan fazlasını yapmıştır. Aynı zamanda bir sosyal dildir; statü, zevk ve aidiyet fikirlerini sessizce düzenler.

İlk Şeytan Marka Giyer (2006) filmini bu kadar tatmin edici kılan şey, ana karakter Andy Sachs'ın (Anne Hathaway) kıyafetlerin asla sadece kıyafet olmadığını çoğu zaman zor yoldan öğrenmesini izlemekti. Başlangıçta odadaki kıyafetlerin neyi simgelediğini okuyamıyordu. Filmin sonunda ise onların dilini anlamıştı.

Şeytan Marka Giyer 2 bu fikri devralıp daha da ileri taşıyor. Burada moda, kim olduğumuzu düşündüğümüz ve kim olmak istediğimiz hakkında açıkça konuşuyor. Keskin tek satırlık repliklerin altında çok daha açıklayıcı bir şey yatıyor: bir anlam sistemi olarak giyim.

Film müziği bile bu fikri pekiştiriyor. Jenerikte çalan Lady Gaga ve Doechii'nin Runway şarkısındaki 'Görülmek için geldim' sözleri, görünürlüğün bir sosyal sermaye biçimi olarak nasıl işlediğinin altını çiziyor.

Antropolog Grant McCracken, tüketim ürünlerinin toplumda aşamalı olarak hareket eden kültürel anlamlar taşıdığını savunuyor. İlk olarak anlamlar, başarı, zevk ve özlem gibi fikirlerle şekillenen geniş bir kültürel havuzda bulunur. İkinci aşamada editörler, fenomenler ve trend belirleyiciler gibi aracılar tarafından alınıp yeniden paketlenir. Üçüncü aşamada ise tüketicilere ulaşır ve onlar bu ürünleri kimlik inşa etmek için kullanır.

Şeytan Marka Giyer 2, karakterlerin güç, roller ve dostluk ile ilişkili anlamlarla mücadele ettiği, kimliğin sürekli yeniden müzakere edildiği parlak bir değişim çalışmasıdır. Bu dünyada Miranda Priestly (Meryl Streep) gibi kapı bekçileri, biz daha çoraplarımızı seçmeden neyin 'moda' sayılacağına karar veriyor.

McCracken'a göre kültürel anlam, kültürel dünyadan tüketim ürünlerine süzülerek bireysel kimliğin nihai olarak oluştuğu yere ulaşır. Stanley Tucci'nin canlandırdığı Nigel, Andy hakkında şu yorumu yapıyor: 'Bakın TJ Maxx ne sürüklemiş içeri.' Bu söz hakaretten fazlasıdır. Ona bir konum atar: yerinde olmayan, çağ dışı, lükse komşu ama artık konuşamadığı bir dile yabancı.

Buna karşılık, Christian Dior arşivlerinde anlam sistemi Emily (Emily Blunt) tarafından açıkça ifade ediliyor: 'Çantanız, atkınız, şemsiyeniz dünyaya kim olduğunuzu anlatır.' Bu söz, en küçük detayın bile bu dünyada bir konumu işaret ettiğini; zevk, bilgi ve sınıf hizalanmasının mikro göstergesi olarak işlev gördüğünü öne sürüyor.

Devam filmi, farklı kendini sunma stratejilerini karşılaştırıyor. Emily modaya bir gösteri olarak yaklaşıyor. Kıyafetleri odaya girmiyor, kendilerini odaya ilan ediyor. Bir cenazedeki siyah deri koşum elbisesi bir hata değil; yas sırasında bile stilin kararlılıkla konuşabileceğinin cesur bir hatırlatması.

Nigel ise 'sessiz lüks' olarak bilinen anlayışı temsil ediyor. Gardırobu kesin, ölçülü ve ne aradığınızı tam olarak bilmiyorsanız neredeyse görünmez. Anlam bağırmaz, fısıldar. Bu durum, tüketim kültüründeki daha geniş bir değişimi yansıtıyor.

İnsanlar uzun zamandır eşyalarını kimliklerini ifade etmek için kullanıyor, ancak kodlar evrim geçiriyor. Görünürlüğün doyduğu bir dünyada incelik, kendi başına bir ayrıcalık biçimi haline geldi. Gösteriş yapmamayı bilmek, başlı başına gösteriş yapmanın bir yoludur. Film bu gerilimi bilinçli bir göz kırpışla yakalıyor. Bir karakter görülmek için giyinirken diğeri anlaşılmak için giyiniyor. Her ikisi de aynı oyunu oynuyor.

Özünde film, modadan çok anlam üzerine kurulu. Giyim, bir yörünge sinyali verme aracı haline geliyor: kim yükseliyor, kim duraklıyor, kim sessizce gücünü pekiştiriyor. Bunu, Andy'nin uyumsuz bir dış olmaktan sektörün görsel diline giderek daha akıcı hale gelen birine doğru geçişinde görüyoruz.

Tüketici araştırmaları gösteriyor ki biz şeyleri sadece ne oldukları için değil, ne anlama geldikleri için satın alıyoruz. Giyim, kim olduğumuz ile kim olmayı umduğumuz arasındaki boşluğu kapatıyor. Bu anlamda giyinmek, bazen iyimser, bazen özlem dolu, zaman zaman hayalperest günlük bir hikaye anlatma eylemidir. Şeytan Marka Giyer 2 bunu mizah ve öz farkındalıkla anlatıyor. İzleyici aşırılığa gülüyor, ancak tamamen uzaktan değil.

Bu anlamlar günlük yaşama ulaştığında, yani McCracken'ın modelindeki son adımda, artık Miranda veya moda elitleri tarafından kontrol edilmiyor. Bireysel tüketiciler tarafından benimseniyor, uyarlanıyor ve bazen reddediliyor. İşte tam burada anlam kişiselleşiyor.

Şeytan Marka Giyer 2 bir komedi olabilir, ancak daha keskin bir noktayı vuruyor. Giyinmek asla sadece kıyafetlerle ilgili değildir. Bir semboller dünyasında yol almak ve oyuna nasıl ya da oynayıp oynamayacağımıza karar vermekle ilgilidir. Asıl soru, modanın önemli olup olmadığı değil; giydiklerimize işlenmiş anlamları ve bunların kim olduğumuza ve kim olabileceğimize dair algımızı nasıl şekillendirdiğini anlayıp anlamadığımızdır.

Daha duygusal bir sahnede Andy'nin sevgilisi onun mavi payetli elbisesine bakıp şöyle diyor: 'Çok fazla. Ama ben çoğu severim.' Bu an daha geniş bir içgörüye işaret ediyor: moda kişinin kendilik duygusuyla hizalandığında, aşırılıktan ifadeye dönüşüyor; sergilediklerimizle değil, kim olduğumuzla görülmenin sessiz bir yolu oluyor.

Rebecca Scott, Cardiff Üniversitesi'nde Pazarlama ve Strateji alanında Kıdemli Öğretim Üyesi'dir. Bu makale, The Conversation'dan Creative Commons lisansı altında yeniden yayımlanmıştır.

Paylaş: