Matthew Philip Long'un ilk romanını okumaya, annemin ölümünden birkaç ay sonra başladım ve bırakmak zorunda kaldım. Kıbrıs'ta geçen 'Life Goes on Without You and Me', annesinin ölümünden sonra doğduğu adaya dönen bir adamın, onun bir zamanlar sevdiği topraklarda izini sürme hikâyesini anlatıyor. Yas, hafıza, aidiyet... Yazar tüm bunları öyle bir zarafetle kaleme almış ki insanı derinden sarsıyor ve hiçbirimizin kaçamadığı o kaybı tam ortasından yakalıyor.
'Bu kitabı başkasının okuyacağı hiç aklıma gelmemişti,' diyor Long, şimdi evi dediği Lefkoşa'nın kalbinde otururken. 'Annem öldükten birkaç yıl sonra Kıbrıs'a gidip gelmeye başladığımda her şey günlük yazıları olarak başladı. Ondan bir şeylere tutunmaya çalışıyordum; yanıma bir fotoğraf makinesi ve defterler aldım, duygularıma dair günlük notlar tutmaya başladım.'
Long'un sözlerinin deneyimden süzüldüğü ve bir anlama ihtiyacından doğduğu su götürmez. İşte bu yüzden bu kadar dokunaklı. Ritmi, kelime seçimi, bu kadar zor ve katmanlı bir konuya gösterdiği tevazu, uyandırdığı duygulara saygısı, adaya olan sevgisi... Hepsi bir araya gelerek gerçekten kapsayıcı bir bütün oluşturuyor.
'Kitabı yaklaşık 18 ay önce bitirdim. Şimdi tekrar o zihin yapısına girmeye çalışıyorum,' diye itiraf ediyor Long. Kitap 26 Haziran'da raflarda olacak. Notlarımızı karşılaştırırken, o zihin yapısına yeniden girmek derken ne demek istediğini anlıyorum. Bu sayfaları yazarken o kadar çok büyüme, o kadar çok düşünme ve değişim olmuş ki. Romanını tanıtırken bundan bahsetmek hiç de kolay değil.
'Bu kitap kendi yasımı anlamaya ve ona bir dil oluşturmaya çalışmaktı. Sanırım yas hakkında açıkça konuşacak araçlara sahip değildim; günlük yazıları bu yüzden vardı ve kitap da buna dönüştü. Kendi yasımı, annemin benim için ne ifade ettiğini, Kıbrıs'ın onun hayatında oynadığı rolün ikimiz için ne anlama geldiğini anlamak için kendi dilimi yarattım,' diye ekliyor.
Long, adadaki İngiliz askeri üslerinden biri olan Dikelya'ya bağlı Ayios Nikolaos'ta doğdu. 'Babam burada İngiliz askeriydi, annem de onunla İngiltere'den geldi. Askeri bir ailenin çocuğuydum,' diye anlatıyor. Aile adada yalnızca birkaç yıl geçirmiş olsa da annesinin buradaki deneyimi ve adaya olan hayranlığı çocukluğu boyunca hep hissedilmiş. 'Kıbrıs'a dair hiçbir (kişisel) anım yok. Ama sahip olduğum şey, adayla bağlantı kurma isteğimin kaynağı da bu, adanın bir başkası aracılığıyla yaşayan anılarıydı. Annem benimle sürekli Kıbrıs hakkında çok sevgi dolu bir şekilde konuşurdu. Onun hayatında mutlu bir dönemdi ve annemin hayatında bu bir istisnaydı, bu yüzden bende derin iz bıraktı. Küçükken birçok gece, yatmadan önce masal okumak yerine fotoğraf albümlerini çıkarır, burada büyürken çekilmiş fotoğraflarımı ya da beni, onu ve babamı Kıbrıs'ta gösteren resimleri gösterirdi bana.'
Otuz yıl sonra annesinin ölümü onu geri dönmeye itti. 'Daha çok bir fotoğraf projesi olarak başladı. Albümlerdeki fotoğraflardan bir deste alıp geldim ve bir fotoğraf makinesiyle o görüntüleri, o anıları yeniden yaratmaya çalışıyordum; onları kendime ait kılmak, kaybettiğim bir şey değil de somut bir şey haline getirmek için çırpınıyordum. Ama yazma işi ağır bastı. Ne kadar çok yazarsam, o ifade biçiminde o kadar çok iyileşme buldum ve bunun başkalarının da bağ kurabileceği ya da onlara da dokunabileceği bir şey olduğunu düşünmeye başladım.'
Long, yasa dair gerçekten güzel bir dil yaratmayı başarmış. 'Annemin ölümcül hasta olduğunu öğrendik ve üç hafta sonra vefat etti. Her şey çok hızlı gelişti... Yeterli zaman yoktu, zaten bu tür şeylerde asla yeterli zaman olmaz. Hayatım bir gecede değişti ve sanırım kitabın bir başka yönü de bu; insanların pek konuşmadığı bir şey daha var. Birisi öldüğünde, sen...'