Küresel ekonomi, onlarca yıldır ticaret ve sınır ötesi bağlantıların giderek derinleşmesi üzerine inşa edilmişti. Ticaret engelleri azalıyor, tedarik zincirleri dünyanın dört bir yanına yayılıyor ve üretim düşük maliyetli ülkelere kayıyordu. Küreselleşme adeta geri dönülemez bir yolculuk gibi görünüyordu.
Ancak bugün tablo çarpıcı biçimde değişiyor.
Yeni bir gerçeklik ortaya çıkıyor: küreselleşmenin kendisinden ziyade parçalanma. Ticaret, yatırım ve teknoloji, jeopolitik hatlar boyunca yeniden şekilleniyor. Bu sürecin en belirgin özelliği ise birbiriyle rekabet halindeki ülke bloklarının oluşması.
Ticaret artık tarifeler, diğer ticaret kısıtlamaları, sanayi politikaları ve ulusal güvenlik kaygılarıyla şekilleniyor. Hükümetler rakiplerine bağımlılığı azaltmak ve stratejik sektörleri güçlendirmek için aktif müdahalede bulunuyor. Üretim zincirleri artık yalnızca verimlilik için değil, giderek daha fazla dayanıklılık için tasarlanıyor.
Bu eğilim en çok tedarik zincirlerinde kendini gösteriyor. Şirketler küresel, düşük maliyetli ağlardan uzaklaşarak “dost” ülkelerle veya coğrafi olarak daha yakın ortaklarla çalışmaya yöneliyor. Bunun mantığı oldukça açık: Son yıllardaki krizler eski modelin kırılganlıklarını gözler önüne serdi.
Parçalanmanın bir diğer kaynağı da jeopolitik rekabetin kızışması. Dünyanın en büyük iki ekonomisi olan ABD ve Çin, yapay zekâ gibi ileri teknolojilerde üstünlük kurmak için tarifeler, sübvansiyonlar ve ihracat kontrollerini stratejik araç olarak kullanıyor.
Doğal olarak şu soru akla geliyor: Bu süreç gerekli bir ayarlama mı, yoksa bir geri adım mı?
İyimser bakış açısı, daha dengeli bir dünyaya doğru ilerlediğimizi savunuyor. Uzak pazarlara aşırı bağımlılık öngörülemez riskler taşıyordu. Dolayısıyla siyasi kriterlere dayalı bir bölgesel ittifaklar sisteminin daha dayanıklı olabileceği belirtiliyor. Küresel faaliyetler büyümenin temel itici gücü olmaya devam edecek, ancak daha farklılaşmış bir biçimde.
Daha kötümser bir perspektif ise bu yeni gerçekliğin maliyetlerine dikkat çekiyor. Parçalanma; daha yüksek fiyatlara, üretim yapılarının tekrarlanmasına ve zayıflayan inovasyona yol açıyor. Ticaret engelleri ve jeopolitik gerilimler yatırımı azaltıyor ve büyümeyi yavaşlatıyor.
Zaten düşük büyümenin yaşandığı kırılgan bir ortamda bu yeni eğilimlerin getirdiği riskler fazlasıyla gerçek. Yeniden yapılanma, ticareti ve iş birliğini daha da zayıflatırsa, dünya ılımlı bir ekonomik genişleme dönemine sıkışıp kalabilir.
Bunun sonuçları yalnızca ekonomik olmayacak. Karşılıklı bağımlılık bir istikrar unsuru olarak işlev görüyordu; bu bağlar zayıfladıkça jeopolitik gerilimlerin tırmanması muhtemel.
Ancak en olası senaryo, daha karmaşık ve çetrefilli bir tablodur. Bağlantılar yok olmuyor; sadece yeniden şekilleniyor. Bazı ülkeler yeni ittifaklardan fayda sağlarken, diğerleri geride kalma riskiyle karşı karşıya.
Küreselleşme sona ermedi; dönüşüyor. Daha az homojen ve daha fazla siyasallaşmış bir hal alıyor.
Politika yapıcılar için zorluk, bir yanda dayanıklılık ve güvenlik, diğer yanda verimlilik arasında denge kurmak. İşletmeler içinse esneklik ve siyasi dinamikleri anlamak hayati hale geliyor.
Ve ekonomistler için eski varsayımların yeniden gözden geçirilmesi gerekiyor.
Andreas Charalambous ve Omiros Pissarides ekonomisttir. Yazdıkları kişisel görüşlerini yansıtmaktadır.