ABD ve Çin devlet başkanları arasında yakın zamanda gerçekleşen görüşme, rekabetin devam ettiği ancak tırmanmayı önleyecek mekanizmaların kurulduğu bir 'yönetilen istikrar' dönemini başlatıyor. Bu durum Avrupa için hem fırsatlar hem de ciddi zorluklar doğuruyor.
Görüşmenin başlıca sonuçları şunlar oldu: Çin tarım ürünleri ve 200 adet Boeing uçağı satın alma taahhüdü verdi, ABD ise belirli ileri teknolojilerde ihracatı seçici biçimde teşvik etme niyetini açıkladı. Aynı zamanda Xi, ikili ilişkilerde Tayvan'ı 'en önemli mesele' olarak öne çıkardı.
İletişim kanallarının güçlendirilmesi ve ticaretin kolaylaştırılması yönündeki anlaşma, ani jeopolitik şok riskini azaltıyor. Ancak ABD-Çin arasındaki teknolojik rekabet giderek derinleşiyor.
ABD ileri çiplerin ihracatına yönelik kısıtlamaları sürdürürken, Çin 2030'a kadar yerli teknolojilere 1,4 trilyon doların üzerinde yatırım yapmayı planlıyor. JP Morgan, teknolojik 'ayrışmanın' artık geri dönülemez olduğunu değerlendiriyor.
Küresel yarı iletken üretiminin yalnızca yüzde 9'unu üreten ve ithalatının yaklaşık yüzde 70'i için Asya'ya bağımlı olan Avrupa üzerindeki baskı artıyor. AB, kendisini birbiriyle uyumsuz iki teknolojik ekosistem arasında, oyunun kurallarını etkileyecek yeterli sanayi gücü olmaksızın bulma riskiyle karşı karşıya.
Öte yandan Trump ve Xi'nin 'İran asla nükleer silah edinmemeli' ve 'Hürmüz Boğazı açık kalmalı' yönündeki ortak tutumu, enerji piyasalarındaki istikrarsızlık riskini azaltıyor. Enerjisinin yüzde 55'inden fazlasını ithal eden Avrupa bu istikrardan faydalanıyor ancak bölgesel güvenliğin şekillendirilmesine katılmıyor ve stratejik kararların merkezinin dışında kalıyor.
Avrupa için daha da kritik olabilecek konu, Çin ekonomisindeki yapısal yavaşlamadır. Çin'in önümüzdeki on yılda yıllık yüzde 3-4 oranında büyümesi bekleniyor; bu oran 2000-2010 döneminde yüzde 10'du.
Çalışma çağındaki nüfus her yıl yaklaşık beş milyon kişi azalıyor. Ülke GSYİH'sinin yüzde 25'ini oluşturan gayrimenkul sektörü ise uzun süreli bir kriz içinde.
Bu eğilimler somut sonuçlar doğuruyor: Alman otomobillerine talep azalıyor (Çin, Alman otomotiv ihracatının yüzde 30'undan fazlasını alıyor), Avrupa lüks tüketim ürünlerinin tüketimi düşüyor (Çin küresel lüks pazarın yaklaşık yüzde 35'ini temsil ediyor) ve Çin'in AB'ye yaptığı yatırımlar 2016'dan bu yana yaklaşık yüzde 58 oranında düştü.
Bu ortamda Avrupa'nın 'stratejik özerklik' hedefini gerçekleştirmesi zorlaşıyor. ABD, Hint-Pasifik gündemine Avrupa'nın katılımını istemiyor. Pekin ise Washington'a seçici tavizler vererek, Avrupa'nın talep ettiği daha kapsamlı küresel ticaret reformlarından kaçınmayı amaçlıyor.
Avrupa'nın müzakere masasındaki yokluğu daha derin bir stratejik dengesizliği yansıtıyor. ABD ve Çin son on yılda savunma, teknoloji ve makroekonomik koordinasyonu kapsayan üst düzey diyalogları kurumsallaştırdı. Avrupa ise uzun vadeli rekabet gücünü doğrudan etkileyen konularda bile birleşik tutum sergilemekte zorlanıyor.
Ticaret, yatırım denetimi ve kritik hammadde politikasında tutarlı bir Avrupa tutumunun olmaması, AB'nin küresel müzakerelerdeki gücünü zayıflatıyor.
Temiz enerji liderliği için küresel yarış da hızlanıyor. Çin küresel güneş paneli üretiminin yüzde 80'inden fazlasını ve pil üretim kapasitesinin yüzde 70'inden fazlasını kontrol ediyor. ABD ise Enflasyon Azaltma Yasası kapsamında temiz teknoloji yatırımlarına 110 milyar doları aşkın kaynak ayırdı.
Avrupa ise yüksek enerji maliyetleri ve yavaş izin süreçleriyle karşı karşıya. Bu durum başta kimya, çelik ve otomotiv olmak üzere sanayi faaliyetlerini daha rekabetçi ülkelere taşınmaya itme riski taşıyor.
Güvenlik boyutu da aynı derecede önemli. NATO'nun Rusya'ya odaklanması, Hint-Pasifik için sınırlı bir kapasite bırakıyor. Oysa bu bölge küresel ekonomik ve teknolojik rekabetin merkezi haline geliyor ve küresel GSYİH büyümesinin neredeyse üçte ikisini temsil ediyor.
Deniz güvenliği, dijital standartların belirlenmesi ve tedarik zinciri dayanıklılığı girişimlerinde güvenilir bir Avrupa varlığı olmazsa, AB yeni jeopolitik ittifakların oluşumunda devre dışı kalma riskiyle karşı karşıya.
Son olarak demografik baskılar ve verimlilik düşüşü Avrupa'nın stratejik zorluklarını ağırlaştırıyor. AB'nin çalışma çağındaki nüfusunun 2050'ye kadar 35 milyon kişi azalması bekleniyor. Çoğu üye devlette Ar-Ge harcamaları GSYİH'nin yüzde 3'ünün altında kalıyor.
Avrupa yapay zeka, kuantum teknolojileri ve ileri imalata yatırımı hızlandırmazsa, küresel rekabetin yoğunlaştığı bir dönemde dış inovasyon ekosistemlerine bağımlılığı artacak.
Sonuç olarak Trump-Xi görüşmesi Avrupa'ya kısa vadede istikrar sunarken, teknolojik bağımlılığını, enerji kırılganlığını, Çin'e olan ticari bağlılığını ve jeopolitik marjinalleşmesini gözler önüne seriyor.
Avrupa'nın teknoloji, ticaret ve güvenlik gibi kritik alanlarda küresel kuralların şekillendirilmesindeki rolünü güçlendirmesi gerekiyor.
Bu çerçevede stratejisinin çeşitlendirilmesi şart. Sanayi yeniden yapılanmasına, tedarik zincirlerinin çeşitlendirilmesine ve Hindistan, ASEAN ve Afrika ile ilişkilerin güçlendirilmesine ağırlık verilmeli.