Icerige atla
Ekonomi 📰 60/100

AB orta güç değil, ama büyük güç de değil

AB orta güç değil, ama büyük güç de değil

Mark Carney'nin bu yıl Dünya Ekonomik Forumu'nda yaptığı "orta güçler çağı" çağrısı, Avrupa başkentlerini zor bir duruma soktu. Kanada için bu tanım yerinde. Ancak Avrupa Birliği için durum kafa karıştırıcı, hatta sıkıntılı. Fransa, Almanya veya İtalya tek tek orta güç kategorisine girebilir. Fakat AB kesinlikle büyük bir gücün ağırlığını taşıyor. Yine de AB, endişeli orta ölçekli devletlerin oluşturduğu bir koalisyon gibi davranmaya devam ediyor. Bu yüzden bütün, parçaların toplamından daha az kalıyor.

AB, herhangi bir ekonomik ölçütle değerlendirildiğinde orta sıralamanın çok üzerinde. AB, dünyanın en büyük ticaret bloğu konumunda ve küresel ithalat ile ihracatın yaklaşık yüzde 16'sını oluşturuyor. Aynı zamanda dünyanın üçüncü büyük ekonomisi. Euro ise uluslararası kullanım göstergelerinde yaklaşık yüzde 19'luk payla dünyanın ikinci en önemli para birimi olmayı sürdürüyor. Bu pazar büyüklüğüne, para birimi etkisine ve düzenleyici derinliğe sahip bir siyasi yapı, Washington ile Pekin arasında sıkışmış sıradan bir oyuncu değil. Avrupa'nın zayıflığı boyutundan kaynaklanmıyor. Asıl sorun, bu boyutu ölçeğe dönüştürememesi.

Bu başarısızlık kurumsal bir sorun. AB bir devlet değil. Ekonomik, dış politika veya iç işler gibi en hassas konularda AB Konseyi hâlâ oybirliği kuralına dayanıyor. Bu durum her başkente fren pedalına basma imkânı veriyor. Macaristan, Ukrayna'ya verilecek 90 milyarlık krediyi yakın zamana kadar vetosuyla bloke etti. Aynı şekilde her başkent dış politika konularında bağımsız kararlar alabiliyor. İran savaşına yönelik tutumdaki son bölünme bunun açık örneği. Her ülkenin kendine özgü hassas jeopolitik dengeleri var. Bu yüzden ülkeler savunma ve güvenlik konularındaki kontrolü bırakmak istemiyor. Ancak en azından bazı durumlarda egemenliğin bir kısmı devredilmezse, AB'nin küresel arenada tek sesle konuşması mümkün görünmüyor. Güç kullanabilmek için ise bu birliktelik şart.

Aynı şekilde mesele süper güç olmakla ilgili değil. Mesele toprağını savunmaya, kritik tedarik zincirlerini korumaya ve baskıya direnmeye yetecek askeri, sanayi ve finansal tutarlılığa sahip olmak.

Ne yapılması gerektiğini biliyoruz. Ekonomik güvenlik artık birinci öncelik haline geldi. Mario Draghi'nin raporu, üretkenlik ve ölçek artışı için yapılması gerekenlerin büyük bölümünü içeriyor. Ekonomik güvenlik artık birinci hedef olduğuna göre, bu öncelik hem yürütülecek reformlara hem de en iyi sonuçlar ile sağlam sonuçlar arasındaki tercihlerin anlaşılmasına yön vermeli. Tek pazar reformlarında en iyi yaklaşımlardan uzaklaşmak kritik önem taşıyor. Çünkü AB'yi baskıya açık hale getiren kritik ve rahatsız edici bağımlılıkları azaltmanın yolu buradan geçiyor.

İkinci olarak, savunma harcamalarının sadece artırılması yetmez, ortak yapılması gerekiyor. Ortak tedarik, paylaşılan hava savunması, askeri hareketlilik ve sanayi konsolidasyonu, yeni bir ulusal markalı silahlanma turundan çok daha önemli.

Üçüncü olarak, genişlemeyi bir strateji olarak ele almak gerekiyor. Komisyon'un 2025 Genişleme Paketi bunu açıkça "siyasi ve jeostratejik bir zorunluluk" olarak tanımlıyor. Komşularını gri bölgede bırakan bir kıta, başkalarının bu boşluğu doldurmasına şaşırmamalı.

Avrupa üniter bir askeri süper güce dönüşmeyecek. Böyle bir hedefi de olmamalı. Avrupa'nın etki alanı daha dar ama yine de etkileyici. Bu alan; Avrupa kıtasını, doğu komşuluğunu, Akdeniz'i, tek pazara bağlı ticaret ve finans alanını ve diğer gelişmiş demokrasilerle kurulabilecek koalisyonları kapsıyor. Bu yeterli. Soru artık Avrupa'nın yeterince büyük olup olmadığı değil. Soru, yeterince örgütlü olup olmadığı.

Maria Demertzis, Floransa'daki Avrupa Üniversite Enstitüsü'nde Ekonomi Politikası Profesörü. Yazı, Kıbrıs Ekonomi Derneği'nin blogundan alınmıştır.

Paylaş: