Federica Di Biase, adaları ikincil yerler gibi ele aldığımızda neyin gözden kaçtığını ve dijital hikâye anlatımının insanları Kıbrıs'ın kültürel mirasına nasıl yaklaştırabileceğini anlatıyor.
Napoli'de arkeolojik kalıntıların arasında büyüyen İtalyan arkeoloğun çalışmalarında, Kıbrıs Üniversitesi'ndeki araştırmalarına kadar süren bir kaygı var: İnsanları ve toplumları geride bıraktıkları izlerden anlamak. Hırvatistan'a ait Cres adasındaki Moise Sarayı'nda düzenlenen Island Relations sergisinin ardından ada hayatının kendine özgü koşullarını ve teknolojinin kültürel mirası sunmadaki rolünü konuşuyor.

Arkeolog olarak “adalılığı” nasıl tanımlarsınız?
Arkeolojinin bize öğrettiği şeylerden biri, bağlamın çok önemli olduğu. Bir adada bu bağlam, adanın içindeki ilişkileri ve adanın başka yerlerle olan ilişkilerini şekillendiriyor. Bu yüzden “ada koşulu” dikkate alınmalı, ama bu yalnızca coğrafi bir özellik değil. Bağlama bakmak, sosyal, kültürel, siyasi ve tarihi etmenlerin insanların deneyimlerini ve yaşadıkları yerlerle ilişkilerini nasıl şekillendirdiğine ve hâlâ şekillendirmeye devam ettiğine bakmak demek. Bence “adalılık” sabit bir tanımdan çok, incelenmesi gereken bir durum olarak daha iyi anlaşılıyor.
Girit araştırmalarınızın önemli bir parçası oldu, şimdi de Kıbrıs'ta çalışıyorsunuz. Adaları arkeolojik ve kültürel peyzajlar olarak ele alırken sizi ne ilgilendiriyor?
Adalar çoğu zaman izole ya da kendi kendine yeten yerler gibi görülür. Ancak arkeoloji, yerel karakterleri ne kadar güçlü olursa olsun adaların birçok başka yerle derinden bağlantılı olduğunu gösteriyor. Örneğin Helenistik dönemdeki Girit, bazen Akdeniz'deki geniş ticaret, mal ve insan hareketinin dışında kalmış gibi anlatılıyor. Arkeoloji bu varsayımı sorgulamamıza imkân veriyor. Girit, diğer Akdeniz merkezlerinden farklı bir biçimde yer aldı ama izole değildi: İthal mal aldı, başka yerlerle temasını sürdürdü ve stratejik konumu transit ticaret için kullanıldı. Beni ilgilendiren şey, arkeolojinin adaların geniş Akdeniz ağlarına ne kadar derinden bağlı olduğunu görmemizi sağlaması.
Adalara hâlâ neden “ikincil” yerler gözüyle bakılıyor?
Bu çoğu zaman anakara bakış açısını ya da bu tür bir sınıflandırmadan yarar sağlayan baskın bir anlatıyı yansıtıyor; ada topluluklarının kendi deneyimlerini ve tarihini değil. Anlatı adaları çevresel gösterdiğinde, tarihsel olaylarda ve süreçlerde önemsiz roller oynamış gibi görünüyorlar. Bu da insanları ve katkılarını ötekileştiriyor. Süreçlere ve kendi tarihlerine dair farklı ve değerli bir bakış açısı sunabilecek hikâyeleri de susturuyor.
Island Relations sergisi fikri nasıl ortaya çıktı?
Üçümüz, Marie Skłodowska-Curie COFUND burs programı kapsamındaki YUFE4Postdocs aracılığıyla tanıştık. Fon, birlikte çalışma fırsatı verdi. Her birimiz adalar üzerine çalışıyordu ve sohbetlerimiz sürekli şu sorulara döndü: Ada bakış açısı araştırmalarımıza ne katabilir ve diğer ada ortamlarında da benzer dinamikler var mı?
Çalışmamızın önemli bir kısmı, adalarda yaşayan ve çalışan insanlarla yapılan görüşmelerden oluşuyordu. Materyali birlikte incelediğimizde, ada hayatının sınırlılıkları ve zorlukları ile her yerin kendine özgü koşulları gibi birçok konunun tekrar tekrar ortaya çıktığını gördük. Örneğin Kıbrıs'ta adanın bölünmüşlüğü, insanların deneyimlerini kendine özgü biçimlerde şekillendiriyor.
Sergiyi, başka adalar hakkında bir sergi düzenleyen bir adada, Cres'te göstermek bu ilişkiyi özellikle somutlaştırdı. Sergi, tarihi şehir merkezindeki 500 yıllık bir Rönesans şehir konağı olan Moise Sarayı'nda yapıldı. Adalar hakkındaki çalışmamızı bir adada sunmuş olduk ve şimdi ziyaretçilerin buna nasıl tepki verdiğini anlamaya çalışıyoruz.
Üç araştırma projeniz kültürel miras, göç ve sürdürülebilirlik üzerine. Bu kadar farklı konular nasıl bir araya geldi?
İlk bakışta üç konu birbiriyle ilgisiz görünüyor. Ama materyallerimize baktığımızda aralarında ortak bağlar olduğunu fark ettik. İnsanlar adalara gidip geliyor ve bu, projelerimizin her birini ilgilendiriyor. Kaynakların nasıl kullanıldığı, neyin korunduğu ve nasıl sunulduğu, kimin kalıp kalamayacağı gibi kararlar her adada ve orada yaşayan insanlar üzerinde belirli etkiler yaratıyor. Bu kararlar çoğu zaman adaların çok uzağında veriliyor. Sonuçlarıyla yaşamak ise ada hayatının günlük bir parçası. Bu konular üç projede de ortaya çıktı; üçümüzden hiçbiri bunları aramamıştı bile.
Kırınımsal etnografya kavramı bize yardımcı oldu. Farklı alanlardan gelen araştırma materyallerini bir araya getirmek için metodolojik bir mercek sunuyor. Karşılaştırma, vakaları yan yana koyar ve neyi paylaştıklarını, nerede ayrıldıklarını sorar. Kırınımsal yaklaşım ise materyalleri birbiri üzerinden okur. Böylece aksi halde fark edilmeden kalabilecek, hiçbirimizin kendi projemizin içinden göremeyeceği örtüşmeler ortaya çıkar.

Bu fikri sergide nasıl sundunuz?
Bir parça, İskandinav ve Akdeniz adalarının açıklarında çekilmiş, dalgaların buluştuğu görüntüleri bir araya getiren bir video. Bir diğeri ise projelerimizin arkasındaki literatürün VOSviewer ile hazırlanmış bir ağ haritası. Bu harita, karanlık gökyüzü ada toplulukları, kültürel miras ve dijital hikâye anlatımı ile göçmenlerin karşılanmasına yönelik altyapı üzerine yapılmış akademik çalışmaları gösteriyor.
Harita, her biri farklı bir kavramsal adayı temsil eden renkli kümelerden oluşuyor. Ancak hiçbiri tek bir projeye ait değil. Her tıklamada hangi ilişkilerin öne çıkacağı ve hangilerinin geri çekileceği yeniden düzenleniyor. Amaç, literatürü araştırmamızın ve sergimizin aktif bir parçası haline getirmekti. Bir başka örnek ise on beş adadan oluşan takımada: Her adanın farklı bir hikâyesi var, ama ziyaretçilerin gördüğü, adalar arasındaki ilişkiler.
Araştırmanız, küçük Akdeniz adalarındaki kültürel miras kuruluşlarının dijital hikâye anlatımına odaklanıyor. “Dijital hikâye anlatımını” nasıl tanımlıyorsunuz?
Tanımlar farklı olsa da temelde hepsi, bir hikâye anlatmak için dijital araçlar ve formatlar kullanmaya dayanıyor. Bunlar bir podcast, bir hikâye haritası ya da sanal tur olabilir. Metin, görsel, ses ve video gibi unsurları birleştiriyorlar. Dijital hikâye anlatımı, araştırmacılardan anlatmak istedikleri hikâyeyi dikkatle düşünmelerini ve bunun için doğru ortamı seçmelerini istiyor.
Araştırmam, kültürel miras kurumlarının koleksiyonlarını farklı kitleler için nasıl daha erişilebilir ve anlamlı hale getirebileceğine duyduğum ilgiyle başladı. MEDISHARE kapsamında Kıbrıs'ı diğer Akdeniz adalarıyla birlikte inceliyorum. Böylece hangi zorlukları paylaştıklarını, nerede ayrıştıklarını ve birbirlerinden nasıl öğrenebileceklerini anlamaya çalışıyorum.
Dijital teknoloji, bir arkeolojik eserin ya da alanın algılanış biçimini değiştirebilir mi?
Eserlere nasıl baktığımızı ve onlar hakkında sorduğumuz soruları değiştirebilir. Örneğin bir nesnenin 3B modeliyle onu döndürebilir, farklı açılardan görebilir, ayrıntılara yakınlaşabilir ve yoksa fark edilmeyecek özellikleri görebiliriz. Bir müze vitrininde genellikle sınırlı bir görüş açımız olur ve nesneyi elimizle tutamayız. Bir model, nesneyi tutma deneyiminin bir kısmını yeniden yaratır ve daha yakından incelemeye izin verir. Dijital hikâye anlatımı bunu daha da ileri taşıyabilir: Nesneyi arkeolojik bağlamına, olası işlevlerine ve onu yapan, kullanan ya da karşılaşan insanlara bağlayabilir.
Teknoloji arkeolojide daha önce imkânsız ya da çok zor olan neleri mümkün kılabilir?
Pek çok olasılık var. Aklıma ilk gelen, arkeolojik mirası fiziksel alanın ya da müzenin ötesinde erişilebilir kılmak. Kıbrıs'a gidemeyebilirsiniz, ama yine de bir eserin ya da arkeolojik alanın 3B modelini inceleyebilir, ayrıntılarını görebilir ve dijital hikâye anlatımı yoluyla araştırmayla ilgilenebilirsiniz.
Teknoloji ve dijitalleşme, halkın genellikle göremediği müze depolarında tutulan materyale de erişmeyi mümkün kılıyor. Farklı müzelere dağılmış koleksiyonları tek bir dijital alanda bir araya getirebiliyoruz. Bu da özellikle Kıbrıs için önemli.
Teknoloji, farklı türden arkeolojik verileri birbirine bağlamamıza da olanak tanıyor. Mekânsal veriler, fotoğraflar, kazı kayıtları, bilimsel analizler ve 3B modelleri birleştirerek arkeolojik sorular üzerinde çalışabiliyoruz. Üç boyutlu belgeleme, nesneleri ve yapıları büyük bir ayrıntıyla kaydetmemize, bunları diğer ülkelerdeki araştırmacılarla paylaşmamıza ve anıt ile alanlardaki hasarı izlememize imkân veriyor.
Kıbrıs ile incelediğiniz küçük adalar arasında ortak zorluklar ya da fırsatlar var mı?
Kıbrıs'ta, örneğin finansman ve dijital projelerin uzun vadede sürdürülmesiyle ilgili tekrar eden zorluklar gördüm. Bunlar diğer adalarda da ortaya çıkıyor. Araştırmam, Kıbrıs durumu ile diğer adalar arasında bir köprü kuruyor. Aynı zamanda birçok yerde küçük müzelerin karşılaştığı koşullara da dikkat çekiyor. Daha küçük adalar ise uzaklık, internet bağlantısı ya da uzmanlaşmış hizmetlere erişim gibi farklı zorluklarla karşı karşıya.
Bununla birlikte önemli farklılıklar da var. Kıbrıs'ın, adanın bölünmüşlüğü de dahil olmak üzere kendine özgü bir kurumsal ve siyasi bağlamı var. Bu da kültürel mirasın nasıl yönetildiğini ve araştırmamın hangi alanları kapsadığını etkiliyor.
Kıbrıs'ın kültürel mirasının hangi yönlerinin dijital teknolojilerden daha iyi yararlanabileceğini düşünüyorsunuz?
Sizi Kıbrıs Müzesi'ne götürdüğümü ve bu heykelciğe, bu madeni paraya, bu koleksiyona dair ne öğrenmek istediğinizi sorduğumu hayal edin. Önemli olan, benim neyi keşfetmek istediğim değil. Önemli olan, uzman olmayan birinin, örneğin bir ortaöğretim öğrencisinin ya da bir müze ziyaretçisinin çevrimiçi olarak neyi görmek isteyeceği ve neyin ilgisini çekeceği. Müzeler ve araştırmacılar, insanları kültürel mirasa yaklaştırmanın yollarını anlamak ve bu amaçla teknolojiyi kullanmak için çaba göstermeli.
Dijital teknoloji, aynı yerin farklı anlatılarını diyaloğa sokabilir mi?
Evet, bence bu en ilginç olanaklarından biri. Dijital bir platform arkeolojik kanıtları, tarihi belgeleri, fotoğrafları, sözlü tarihleri ve kişisel anıları bir araya getirebilir. Aksi halde farklı koleksiyonlar ya da kurumlar arasına dağılmış olabilecek bu öğeler tek bir yerde toplanır. Örneğin etkileşimli bir harita, bir arkeolojik alanın konumunu gösterip arkeolojik ve tarihi bilgileri sunabilir. Ses kayıtları ise yakınlarda yaşayan insanların kişisel anılarını ekleyebilir.
Ancak teknoloji, tüm anlatıların kendiliğinden bir araya geldiği tarafsız bir ortam değil. Hangi hikâyeleri anlatacağımıza yine biz karar veriyoruz ve bu süreç hiçbir zaman tarafsız değil. Bu yüzden onu eleştirel bir gözle incelememiz gerekiyor.
Bugünün adaları, bir arkeolog olarak incelediğiniz adalardan ne kadar farklı?
Geçmişin bugünden ne kadar farklı olduğundan çok, ne kadar benzer olduğu meselesi önemli. Ada olsun ya da anakara, her yer her zaman insanların, malların ve fikirlerin bağlantı ve alışveriş noktası olmuş. Göç gibi olguları izole “krizler” olarak çerçeveleme eğilimi var. Her birinin kendi nedenleri vardır ve bunlar çok farklı olabilir. Ancak geçmiş, birçok çağdaş olgunun eşi benzeri görülmemiş olmadığını gösteriyor. Bunlar, insanların bu gezegende yaşama biçiminin temel bir parçası.
Sergi hakkında
Island Relations sergisi, Kıbrıs Üniversitesi'nden Federica Di Biase ve Ana Ricchiardi ile Rijeka Üniversitesi'nden Dominique van de Klundert'i bir araya getirdi. Sergide adalık, göç, dijital kültürel miras ve sürdürülebilirlik üzerine yürütülen üç araştırma projesi ele alındı.