BM Genel Sekreteri António Guterres'in ikinci dönemi yaklaşırken, liderliğinin kayıt değerlendirmesi gerekiyor. Guterres'in görev süresi, son on yılların en önemli uluslararası krizleriyle çakışıyor: savaşlar, insani acil durumlar ve derinleşen jeopolitik bölünmeler. Ancak, BM sık sık diplomasiyi etkili eyleme çevirememekle karşı karşıya kaldı.
Bu başarısızlığın büyük kısmı, Güvenlik Konseyi'nin yapısal sınırları ve büyük güçlerin rekabetçi çıkarlarından kaynaklanıyor. Ancak, Genel Sekreter bu felçin siyasi sonuçlarından tamamen uzak duramaz.
Merkezi soru, güvenilirlik meselesidir. Genel Sekreter, dünya cumhurbaşkanı değildir ve egemen devletleri arzularına uymaya zorlayamaz. Ancak, BM Şartı, uluslararası hukuk ve kuruluşun kendi kararlarının savunulmasında güçlü bir siyasi platforma sahiptir. Bu platform, bazı krizlerde güçlü bir şekilde kullanılırken, diğerlerinde daha ihtiyatlı bir şekilde kullanılırsa, tutarlılık soruları ortaya çıkar.
Bu, Kıbrıs konusunda daha da belirgin.
1974'teki Türkiye'nin işgalinin üzerinden 50 yılı aşkın süre geçmesine rağmen, Kıbrıs Cumhuriyeti hala bölünmüş durumda ve Türk kuvvetleri adanın kuzey kısmında askeri bir güç konumunda.
BM'nin tampon bölgesi, çatışmanın hiçbir zaman çözülmediğini hatırlatan görünür bir hatırlatma.
Guterres'e yöneltilen eleştiri, Kıbrıs sorununu kararname ile çözebilme gücüne sahip olmadığı değil, kamu diplomasisinin her zaman gerekli netliği göstermediği.
Bu önemlidir, çünkü uluslararası hukuk, à la carte savunulamaz.
Genel Sekreter, başka yerlerde egemenlik ve toprak bütünlüğü ihlallerini kınadığında, sözleri önemli ahlaki ve siyasi ağırlık taşıyor.
Ancak, aynı standart Kıbrıs için de geçerli olmalı. Egemenlik saygısı, jeopolitik bir konformluk değil, bir ilke ise, tutarlı bir şekilde uygulanmalıdır.
Tarafsızlık mı, Sorumluluk mu
Bu, Pontius Pilate'ye atıfta bulunmamın siyasi anlamı. Diplomatik dengeyi siyasi netlikten üstün tutan bir yaklaşımın eleştirisidir. Çatışma çözümü konusunda tarafsızlık değerli olabilir. Ancak tarafsızlık, sorumluluk sorularını kaçınmak için bir bahane olmamalıdır.
Kıbrıs müzakereleri, çarpıcı bir örnek sunuyor.
2017'deki Crans-Montana'daki görüşmelerin çökmesinin ardından, siyasi süreç yıllarca büyük ölçüde uykuda kaldı. Guterres, ikinci döneminin sona ermesine yaklaşırken, iki taraf arasında diyaloğu canlandırmaya çalışıyor. Gerçek bir müzakere restartı girişimi memnuniyetle karşılanmalı. Ancak, müzakere masasına dönüş, önceki başarısızlıklara katkıda bulunan varsayımlar ve belirsizliklere dönüş anlamına gelmemelidir.
Yenilenen bir BM girişimi, Güvenlik Konseyi kararlarına, uluslararası hukuka ve Kıbrıs uzlaşma sürecinin kurulmuş parametrelerine dayanmalıdır. Ayrıca, bir uzlaşının peşinde koşmak, hesapsızlık veya on yıllarca bölünmeden oluşan fait accomplileri meşrulaştırmak için bir araç haline gelmemelidir.
Kıbrıs halkı için, bu soyut bir diplomatik tartışma değil. Egemenlik, güvenlik ve ülkenin gelecekteki siyasi yapısı konusunda.
BM'nin kredibilitesi, sadece müzakereleri başlatmaya istekli olmasına değil, bu müzakerelerin temelindeki ilkelerine de bağlı.
Arabulucu, diyaloğu çağırırken uluslararası hukukun ihlallerini ele almayı isteksiz görünürse, arabuluculuğun etkili olmasını gerektiren otoriteyi zayıflatma riski taşıyor.
Kıbrıs, BM'den öncelikli muamele istemiyor. Tutarlılık istiyor.
Guterres, nihayetinde sadece başlattığı girişimlerle değil, aynı zamanda karşı karşıya geldiği ancak kaçındığı konularla da yargılanacak. Kıbrıs'taki mirası, BM Şartı ilkelerini tutarlı bir şekilde savunup savunmadığıyla büyük ölçüde ilgili olacak.
Test basittir. Uluslararası hukuk, Kıbrıs'ta başka yerlerde olduğu gibi aynı anlama gelmeli.
Aksi takdirde, BM'nin ilkelerin dili, sadece konformluğun dili haline gelebilir.