İsrail devleti yaklaşık 80 yıllık tarihinde mahkeme kararıyla yalnızca bir kez idam cezası uyguladı: Nazi soykırımının baş mimarlarından Adolf Eichmann.
Ancak İsrail parlamentosunun 30 Mart 2026'da kabul ettiği yeni yasayla bu kısıtlama ortadan kalktı.
Asarak idam, bazı suçlar için standart ceza haline geldi; ancak yasa fiilen yalnızca Filistinliler tarafından işlenen suçlarda geçerli olacak.
Yasa iki ayrı yargı mekanizması oluşturuyor. Birincisinde İsrail'deki sivil mahkemeler, "İsrail Devleti'nin varlığını ortadan kaldırma" amacıyla öldürme suçundan mahkûm edilen sanıklara idam cezası verebilecek. İkincisinde ise işgal altındaki Batı Şeria'daki askeri mahkemeler, terör olarak sınıflandırılan öldürme suçlarında idam cezası vermek zorunda kalacak; müebbet hapis yalnızca belirtilmemiş "istisnai durumlarda" uygulanabilecek.
Askeri yargı mekanizmasında infazların 90 gün içinde gerçekleştirilmesi gerektiğini belirten yasa tasarısı, 62'ye karşı 48 oyla kabul edildi. İktidar koalisyonundaki tüm büyük partiler lehte oy kullandı.
Bu adım, Filistinlilerin Batı Şeria'da yalnızca askeri mahkemelerde yargılandığı iki katmanlı hukuk sistemini daha da pekiştiriyor. Bu mahkemelerin mahkûmiyet oranı yaklaşık yüzde 96 olup, kararlar büyük ölçüde baskı altında alınan ifadelere dayanıyor.
İsrail'deki siyasi şiddeti ve aşırılıkçılığı 20 yılı aşkın süredir inceleyen bir akademisyen olarak bu yasanın yalnızca İsrail-Filistin çatışmasının bir bölümü olarak değerlendirilmesinin yetersiz kalacağına inanıyorum. İdam cezası yasası, etno-milliyetçi ideolojinin yönetimde pekişmesinin, devlet gücü üzerindeki kurumsal kısıtlamaların aşınmasının ve ağırlıklı olarak Filistinlilere yönelik cezalandırıcı politikaların hukuki olarak yasalaşmasının bir parçası olarak anlaşılmalıdır.
Kurumsal ele geçirmenin uzun süreci
Yasanın savunucuları caydırıcı etkisine ve mahkûm Filistinli teröristlerin İsrailli rehinelerle takas edilmesini engelleme potansiyeline odaklanıyor. Böyle bir takas olan 2011'deki Gilad Shalit anlaşmasında, tek bir İsrailli asker karşılığında 1.000'den fazla Filistinli mahkûm serbest bırakılmıştı. Serbest bırakılanlar arasında 7 Ekim 2023 saldırısının mimarı Hamas lideri Yahya Sinwar da vardı.
Ancak İsrail Savunma Kuvvetleri ve istihbarat servisi Shin Bet temsilcileri dahil bazı üst düzey İsrailli güvenlik yetkilileri bu iddialara itiraz ederek idam cezasının terörü caydırdığına dair hiçbir kanıt bulunmadığını savunuyor.
Olası etkinliği bir yana, idam cezası yasası bir boşluktan doğmadı. Bu yasa, onlarca yıldır süren ve bir zamanlar marjinal olan yerleşimci hareketinin İsrail yönetimini şekillendiren baskın bir güce dönüştüğü siyasi bir sürecin ürünüdür.
Başbakan Benjamin Netanyahu'nun sağcı partisi Likud 1977'de ilk kez iktidara geldiğinde, işgal altındaki Batı Şeria'daki yerleşim yerleri İsrail hukukunda yasal statü kazandı. O tarihten bu yana yerleşim yerleri, uluslararası hukuka aykırı olmalarına rağmen hızla genişledi.
Yerleşimciler İsrail nüfusunun yaklaşık yüzde 6'sını oluşturuyor, ancak siyasi etkileri demografik ağırlıklarının çok üzerinde. Yerleşimciler ve yerleşimci yanlısı isimler, askeri liderlik, bakanlıklar ve parti ön seçimlerine stratejik sızma yaparak kurumsal yapıyı yeniden şekillendirdi.
İktidar koalisyonunda açıkça yerleşimci yanlısı ve etno-milliyetçi ideolojilere sahip bakanlar yer alıyor. Bunların en dikkat çekenleri Maliye Bakanı Bezalel Smotrich ve Ulusal Güvenlik Bakanı Itamar Ben-Gvir.
Bu isimlerin ideolojisi, tarihi Filistin topraklarının tamamı üzerinde — Batı Şeria dahil — Yahudi üstünlüğünü savunuyor ve Filistinlilerle toprak uzlaşmasını hem siyasi hem de teolojik açıdan imkânsız olarak görüyor.
Yerleşimci hareketiyle bu denli yakın isimlerin Netanyahu'nun koalisyonuna dahil edilmesi, Filistinlilere yönelik şiddetin fiilen devlet politikasının meşru bir ifadesi olarak kabul edileceğinin sinyalini verdi. Nitekim son iki yılda Batı Şeria'da yerleşimci şiddeti benzeri görülmemiş seviyelere ulaştı.
Smotrich, 1967'den bu yana Batı Şeria'da Filistinli sivil işleri yöneten askeri bürokrasi olan Sivil İdare'nin kontrolünü ordudan maliye bakanlığına devretme girişiminde bulunarak yerleşim genişlemesi üzerindeki kurumsal denetimleri azalttı. Ben-Gvir ise 100.000'den fazla yeni silah ruhsatı düzenledi, yerleşimcilere silah edinmede öncelik tanıdı ve polis gücünü Filistinlilere yönelik saldırgan uygulamalara doğru dönüştürmeye başladı.
Bu hamlelerle devletin güvenlik aygıtı ile yerleşimci militanlığı arasındaki sınır neredeyse ayırt edilemez hale geldi.
Misilleme siyaseti
İdam cezası yasası bu bağlamda işliyor. İdam cezası her zaman ceza kanununda yer aldı, ancak 1962'de Eichmann dışında hiç uygulanmadı. Bu bilinçli bir tercihti: İsrail, varlığının büyük bölümünde hukukun üstünlüğüne dayalı demokratik ve modern bir ulus imajı yansıtmak istedi.
Caydırıcılıktan misillemeye geçiş, artık İsrail yönetimine hâkim olduğuna inandığım dini-milliyetçi dünya görüşünü yansıtıyor. Bu görüş, İsrail Yahudilerinin yaklaşık yüzde 20'sinin benimsediği belirli bir dini Siyonizm akımına dayanıyor. Bu akım, İsrail devletinin kuruluşunu ve ardından gelen askeri zaferlerini ilahi bir kurtuluş süreci olarak yorumluyor.
Bu ideolojiye göre Batı Şeria işgal altındaki bir toprak değil, Yahudiye ve Samarya'nın kutsal topraklarıdır; Yahudilerin vazgeçilmez, Tanrı vergisi bir hak iddia ettiği topraklardır.
Taraftarları, bu kurtuluş sürecinin hızlandırılmasının tam askeri egemenlik ve Filistin ulusal özlemlerinin sistematik olarak ortadan kaldırılmasını gerektirdiğine inanıyor.
Bu teoloji, önceki güvenlik doktrinlerini karakterize eden ölçülülüğe çok az yer bırakıyor. Filistinliler, yenilmesi gereken varoluşsal engeller olarak görülüyor.
Bu ışıkta idam cezası yalnızca bir ceza adaleti aracı değil, bir üstünlük ilanı haline geliyor — devletin ilahi görevini yerine getirdiği bir araç.
Demokratik gerileme
Yasanın belki de en önemli boyutu, açıkça ortaya koyduğu gerçektir.
İşgal altındaki topraklarda İsrailliler ve Filistinliler için paralel hukuk sistemlerinin varlığı yeni değil. Bu durum 1967'den bu yana İsrail'in Batı Şeria kontrolünün yapısal bir özelliği olarak süregeliyor.
Ancak idam cezası yasası bu ikiliği benzeri görülmemiş bir açıklıkla resmileştiriyor.
Bu resmileştirme önemlidir, çünkü İsrailli yetkililerin yetki alanlarındaki tüm bireylerin eşit hukuki korumadan yararlandığını iddia etmelerine olanak tanıyan belirsizliği ortadan kaldırıyor.
Karşılaştırmalı otoriterlik uzmanları, ağır cezai yaptırımların seçici uygulanmasını liberal olmayan yönetimin ayırt edici bir özelliği olarak tanımlıyor. İsrail örneği özellikle öğretici bir vaka sunuyor, çünkü bu süreç kendi vatandaşları için demokratik kurumları sürdürmeye devam eden ancak tabi bir nüfus üzerinde giderek daha baskıcı bir rejim uygulayan bir devlette yaşanıyor.
İdam cezası yasası bu çelişkiyi derinleştirerek İsrail'i bazı analistlerin demokratik gerileme olarak tanımladığı yolda daha da ileriye taşıyor. Açık olan şu ki, yasa idam cezasına ilişkin bir politika tercihinden çok daha fazlasını temsil ediyor.