Her görüntü aynı zamanda bir bellektir. Bu bellek, onu çeken kişinin belleği de olabilir. O anı seçen kişinin, bir sonraki anı değil.
İçinde yer alan insanlar, bir gün bellek olacaklarını bilmeden orada durur. Belki hiç tanımadıkları bir akraba. Belki bir yabancı. Bir yerin zamanla manzaraya, bir manzaranın da yere dönüştüğü, değiştiği bir bellek. Sonra bu görüntüye bakan kişinin belleği devreye girer. Tanımadığı bir yüzde tanıdık bir şey bulur ya da çok bildiği bir yeri çoğu zaman bir o kadar yabancı bulur.
Walter Benjamin, 1931’de yazdığı «Fotoğrafın Kısa Tarihi» adlı yazısında «optik bilinçdışı»ndan söz etmişti. Makinenin bir araç olarak kaydettiği, ama fotoğrafçının ne görmüş ne de fark etmiş olduğu şeylerden. Her fotoğraf, deklanşöre basan kişinin görmek ya da göstermek istediğinden fazlasını içerebilir.
Bir fotoğrafçı bir şeyin karşısında durur, ne olursa olsun. İlk unsur ışıktır. Yaratıcı, görebildiğini ve anlayabildiğini aktarır: bir sokak, bir bina, bir panayır. Ama alet, kendisinin görmediği şeyleri de kaydeder.
Köşedeki bir dükkân kapanmıştır. Silinmiş bir tabela. Yıkılmış bir ev. Bir ikonostas ve Kıbrıs’taki bir kiliseden çalınıp yurt dışında satılan ikonalar; artık eskiden olduğu yerde değiller. İnsanların yüzleri, giyim tarzları, duruşları. Fotoğrafçı bunların hiçbirini bilmeden bir dönemi kaydetmiştir.
Bir fotoğrafın değeri, deklanşöre basıldığında henüz var olmayan bir sorudan doğar. Peki daha kaç soru sorulmadı? Atılan her arşiv, hiç sorulmayacak bir sorunun cevabı olabilir.
Bir fotoğrafçının arşivini kimse sahiplenmediğinde ne olur?
Arşiv iki kez ölür. İlkinde maddi olarak ölür: atıldığında ya da bir deponun sıcağında ve nemine maruz kalıp yok olduğunda. 20. yüzyılın ikinci yarısının neredeyse tamamında kullanılan asetat selüloz (oksetik selüloz) filmden yapılmış negatifler, «sirke sendromu» denen bozulmaya uğrar. Sıcaklık ve nem bu bozulmayı hızlandırır. Dolayısıyla bir Kıbrıs deposunda ya da bir bodrumda malzeme, kimse atmasa bile kaybolabilir.
İkincisinde ise bilgi kaybolduğunda ölür. Bu fotoğrafta kim var? Nerede? Ne zaman? Neden? Nasıl? İkinci ölüm daha hızlı ve daha sessizdir. Bazı negatifler ya da cam levhalar uygun koşullarda on yıllarca dayanabilir. Ama onları okuyup hikâyelerini anlatabilecek insanlar dayanamaz. Arşivin dizini, yani anahtarı, fotoğrafı çeken ve ölen fotoğrafçı ile onun kuşağıydı. Anlatıcı kaybolduğunda fotoğraf susar. O zaman aile belleği, kolektif bellekle birlikte kaybolabilir.
Kodları kim biliyor? Kimin kim olduğunu bilen insan ölüyor. Bu yalnızca fotoğrafçı değil. Albümdeki insanları bilen anne de, hangi panayırda çekildiğini hatırlayan amca da. Her biri hangi fotoğrafa bakılmaması gerektiğini, hangisinin «önemli» olduğunu, bir yüzün ardında hangi travmalı hikâyenin saklı olduğunu, hangi akrabadan söz edilmediğini ve neden bazı fotoğrafların bulunmadığını biliyordu.
Bugün dijital fotoğrafın «üst veri» (metadata) dediğimiz şey de onlarla birlikte ölüyor. Eski fotoğraflarda, profesyonel bir çalışma ya da stüdyo söz konusuysa, arkasında çoğu zaman çekeni gösteren bir damga olurdu. Aile albümlerinde ise bir not, bir tarih, bir olay ve bazen isimler bulunurdu. Ama bir arşiv, eksiklerini de içerir. Atılan fotoğraflar, neyin kalacağına ve neyin silineceğine dair seçimler. Bunların hepsinin arkasında ise büyük bir «neden» vardır.
Bir de başka, gerçekten önemli ve özel bir kategori var. 1963 ve 1964’te enklavlarda ve karma köylerde kalan, 1974’ten sonra ise Kuzey’de kalan bölgelerde yer alan ya da sonunda kaybolan arşivler. Burada kayıp ilgisizlikten değil, şiddet ve savaştan kaynaklanıyor. 1963, 1964 ve 1974 olayları, Kıbrıs’ın fotoğraf belleğinde derin izler bıraktı. Bu bellek Kıbrıslı Türk, Ermeni, Maruni ve Latin fotoğrafçıları da kapsıyor. Bir de uzun yıllar Kıbrıs’ta yaşayıp burada eser bırakan Kıbrıslı olmayan fotoğrafçılar var. Bu sessiz kayıp, hiçbir fotoğrafçının ya da ailenin seçmediği, şiddet ve savaşın dayattığı bir kayıp. Yalnızca arşivler kaybolmadı. Var olduklarını asla öğrenemeyeceğimiz arşivler de kayboldu.
Şimdi ailelere bakalım. Birçoğu 1974’te evlerini yalnızca birkaç saatliğine terk ettiğini düşünerek ayrıldı. Aile albümlerini yanlarına almadılar ve bir daha geri dönmediler. Kayıp kişilerin fotoğrafları ise kamusal ve tarihi bir belgeye dönüştü.
Albümler, harap edilmiş ve yağmalanmış evlerde ya kaldı ya da kalıcı olarak kayboldu. Burada fotoğrafçının ölümü, az da olsa, bu yerin göçü ve tarihiyle kesişiyor. Nisan 2003’te ara geçitlerin açılmasıyla birçok kişinin ilk aradığı şeylerden biri her ailenin albümleri oldu. Dünü bugüne bağlayan ve yarına uzanan bir ipti bu.
Peki sonraki kuşak, yaratmadığı ve yaşamadığı görüntülere baktığında ne olur? Arşiv açıldığında ne olur? Negatiflerle dolu bir kutuyu açan kişi cevap bulmaz. Sorular bulur. Bilinmeyen akrabalar, eski ilişkiler, gizli ilişkiler, aile tarihinden silinmiş insanlar, siyasi ya da toplumsal inançlar, göç, çatışmalar, boşanmalar, evlatlıklar, cinsel kimlikler, aile travmaları ve kimsenin anılmasını istemediği kişiler ortaya çıkabilir. Negatifin hayatta kalması, anlamın hayatta kalmasını garanti etmez.
Mesele yalnızca fotoğrafı kurtarmak değil. Onun içinde duran belleği de kurtarmak. Negatif ve fotoğraf kaybolduğunda bu bellek nereye gider? Ve neyin kalacağına kim karar verir?
Kaynakça: Walter Benjamin, “Kleine Geschichte der Photographie”, Die Literarische Welt, c. 7, sy. 38–40 (18 Eylül 1931, s. 3–4; 25 Eylül 1931, s. 3–4; 2 Ekim 1931, s. 7–8).