Kıbrıs ekonomisi büyüyor. Bütçe fazlaları kaydediliyor. Ekonomik göstergeler olumlu bir tablo çiziyor. Servet artıyor. Adaya gelen bir yabancı ziyaretçi bu sonuçlara odaklanırsa, sağlıklı bir ekonomi izlenimi edinir ve bunun refah içinde yaşayan bir topluma işaret ettiğini düşünür. Ancak bu büyük bir yanılgı. Toplumun çok büyük bir kesiminin yaşadığı sert gerçeklikle hiçbir ilgisi yok. Çünkü ekonomik refahın vitrininin arkasında devasa eşitsizlikler gizleniyor. Binlerce yurttaş için yoksulluk ise kalıcı bir kabus.
Eurostat'ın verileri çarpıcı ve philenews bu verileri bir hafta önce yayımladı. Gelir dağılımındaki eşitsizliği ölçen Gini katsayısı Kıbrıs'ta 2024'te 30,1 iken 2025'te 31,2'ye yükseldi. Bu 1,1 puanlık artış sıradan bir istatistiksel değişiklik değil. Toplumsal uyum açısından bir uyarı işareti. Durum, Avrupa ile karşılaştırıldığında daha da endişe verici hale geliyor. Avrupa Birliği'nde gösterge 29,4'ten 29,2'ye gerilerken, Kıbrıs ters yönde ilerledi. Ülkemiz artık en yüksek gelir eşitsizliğine sahip beş üye devlet arasında yer alıyor.
Bu sert gerçekliği, büyümeyle ilgili hiçbir sevinç tablosu gizleyemez. Bir ekonomi rakamlarda gelişebilir ama aynı anda insanların günlük hayatı zorlaşabilir.
Eşitsizlik sorunu tek başına bir istatistik değil. Yan etkileri var ve ciddi sorunlara yol açıyor. İstatistik Servisi'nin verileri nüfusun yüzde 17,1'inin, yaklaşık 167.000 kişinin, yoksulluk veya sosyal dışlanma riski altında olduğunu gösteriyor. Oran 2024 ile aynı seviyede kaldı.
Aynı dönemde, sosyal transferlerden sonra yoksulluk riski yüzde 14,6'dan yüzde 14,9'a yükseldi. Medyan toplam eşdeğer kullanılabilir hane geliri'nin yüzde 60'ı olarak tanımlanan yoksulluk sınırı, 2025'te tek kişilik hanelerde 13.240 euro, iki yetişkin ve 14 yaşın altında iki çocuğu olan hanelerde ise 27.803 euro olarak hesaplandı. Bu tutar 2024'e göre yüzde 6,8 arttı.
Bu rakamların arkasında, yükümlülüklerini yerine getiremeyen çalışanlar var. Temel ihtiyaçlarını kısmak zorunda kalan aileler var. Geleceğe dair umut bulmakta zorlanan gençler var. Gelirlerinin eridiğini gören emekliler var.
Toplumun büyük çoğunluğu güvensizliği her gün yanında taşıyorsa, büyüme ekonomik bir başarı sayılamaz. Bu nedenle kritik soru, servetin üretilip üretilmediği değil. Asıl soru bu servetten kimlerin yararlandığı. Yararlar belirli gelir gruplarında orantısız biçimde toplanıyorsa, GSYH'nin artması yeterli değil. Fazlalar herkesin yaşam koşullarını iyileştirmiyorsa, bütçe fazlaları da yeterli değil.
Ekonomi politikası yalnızca mali disiplinle sınırlı kalamaz. Sosyal bir boyutu olmak zorunda. Düşük ve orta gelirlilerin ciddi biçimde desteklenmesi, vergi adaleti, etkili sosyal yardımlar ve hanelerin satın alma gücünü koruyan politikalar gerekiyor. Yapılanları yok saymıyoruz. Ancak üretilen servetin dağıtımı konusunda yeni bir anlayışa ihtiyaç olduğunu vurguluyoruz.
Sosyal transferler de, İstatistik Servisi'nin haklı olarak belirttiği gibi, politikanın fark yaratabileceğini gösteriyor. 2025'te sosyal transferlerden önce yoksulluk riski yüzde 33,6 düzeyindeydi. Emekli maaşları ve sosyal yardımlar ödendikten sonra bu oran yüzde 14,9'a geriledi. Fark çok büyük. Bu tablo, sosyal politikanın bir lüks olmadığını, eşitsizliği sınırlamanın temel aracı olduğunu açıkça ortaya koyuyor.
Asıl tartışma da burada. Bu tartışma, 2028 cumhurbaşkanlığı seçimleri öncesinde açılmalı. Oy isteyen her aday, ekonomik büyümenin nasıl toplumsal refaha dönüşeceğine dair kapsamlı bir plan sunmak zorunda.
Genel vaatler yetmez. Yalnızca rakamlar ve mali hedefler de yetmez. Orantısız bir yük taşıyan çalışanlara, ailelere, düşük gelirli emeklilere ve orta gelir gruplarına yönelik somut politikalar gerekiyor.
Bir ekonominin gerçek ölçüsü ne kadar servet ürettiği değil, bu serveti ne kadar adil dağıttığı olmalı. Siyasetçilerin zihninde şunun artık yerleşmesi gerekiyor: Sosyal adalet olmadan büyüme tam bir başarı değildir. Bu, gerçek yaraları gizleyen bir refahtır.
Açıkça söylemek gerekirse, 2028'de yurttaşların yalnızca ekonomiyi kimin daha iyi yöneteceğini seçmekle yetinmemesi gerekiyor. Büyümenin herkesi ilgilendirdiğini kimin güvence altına alabileceğine karar vermeleri gerekiyor. Ekonominin topluma hizmet edecek biçimde büyümesi gerekiyor. Toplumun en zayıf gruplarının, refah görünümündeki rakamlar uğruna feda edilmemesi gerekiyor!